Blog

Munzam Zarar

Faizi aşan zarar?Zamanaşımı var mı?Nasıl ispat edilir?

Munzam zarar, para borcunun geç ödenmesi hâlinde temerrüt faizinin alacaklının gerçek zararını karşılamadığı durumlarda gündeme gelen önemli bir tazminat türüdür. Bu makalede, TBK m.122 kapsamında munzam zararın hukuki niteliği, ispat yöntemleri, somut ve soyut ispat tartışması, Yargıtay daireleri arasındaki yaklaşım farkları, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının etkisi ile zamanaşımı meselesi güncel içtihatlar ışığında incelenmektedir.

a

Para Borçlarında Temerrüt Faizini Aşan Zarar: Munzam Zararın İspatı

Para Borçlarında Temerrüt Faizini Aşan Zarar: Munzam Zararın İspatı, Yargıtay Daireleri Arasındaki Yaklaşım Farkı ve Güncel İçtihatlar

Para borçlarında borçlunun temerrüde düşmesi hâlinde temerrüt faizi ödemekle yükümlü olması için ayrıca kusurlu olması gerekmez. Temerrüt faizi, para borcunun zamanında ifa edilmemesinin kanundan doğan asgari ve götürü sonucudur. Bu nedenle alacaklı, kural olarak borçlunun kusurunu ve somut zararını ayrıca ispat etmeksizin temerrüt faizi talep edebilir.

Ancak para borcunun geç ödenmesi nedeniyle alacaklının uğradığı zarar, temerrüt faiziyle karşılanan miktarı aşıyorsa, bu aşan kısım ayrıca talep edilebilir. Bu zarar, doktrinde ve uygulamada aşkın zarar veya eski adıyla munzam zarar olarak adlandırılır. TBK m.122’ye göre alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramışsa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, aşkın zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa hâkim, davacının istemi üzerine esas hakkında karar verirken bu zarara da hükmedebilir.

Buradaki temel mesele, alacaklının temerrüt faizini aşan zararı nasıl ispat edeceğidir. Çünkü temerrüt faizi kanunen varsayılan asgari zarar karşılığı iken, aşkın zarar ayrıca ispatlanması gereken bir zarar kalemidir. Tartışma da tam bu noktada ortaya çıkar: Alacaklı, temerrüt faiziyle karşılanmayan zararını somut ispat yöntemiyle mi, yoksa ekonomik koşullar, enflasyon, kur artışı, paranın alım gücündeki düşüş gibi olgulara dayanarak soyut veya genel ispat yöntemiyle mi ortaya koyacaktır?

Bu tartışma, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde çok daha önemli hâle gelmektedir. Zira para borcunun yıllar sonra ödenmesi hâlinde, alacaklı temerrüt faizini tahsil etmiş olsa dahi, aldığı paranın gerçek ekonomik değeri ciddi ölçüde azalmış olabilir. Bu nedenle munzam zarar davaları, yalnızca borçlar hukuku tekniği bakımından değil, mülkiyet hakkı, adil denge ve etkili tazmin ilkeleri bakımından da değerlendirilmesi gereken bir alana dönüşmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.06.2012 Tarihli Kararı ve Munzam Zarar Tartışmasının Ana Ekseni

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.06.2012 tarihli, 2011/18-730 Esas ve 2012/373 Karar sayılı kararında munzam zararla alakalı ilk defa en üst olağan yargı mercii önünde kapsamlı bir tartışma yürütülmüştür.

Bu kararda Hukuk Genel Kurulu, munzam zararın ne olduğunu şu mantık üzerinden açıklamıştır: Borçlu borcunu zamanında ödeseydi alacaklının malvarlığı hangi durumda olacaktı; borç geç ödendiği için alacaklının malvarlığı fiilen hangi durumda kaldı; işte bu iki durum arasındaki ve temerrüt faizini aşan fark munzam zarardır. Bu zarar, asıl alacaktan ve temerrüt faizinden bağımsız yeni bir borç niteliğindedir. Bu nedenle asıl alacak ve faiz için daha önce dava açılmış veya icra takibi yapılmış olması, munzam zarar hakkını ortadan kaldırmaz. Hatta asıl alacak davasında munzam zarar hakkı saklı tutulmamış olsa bile, zamanaşımı süresi içinde ayrıca munzam zarar davası açılabilir. Bu yönüyle karar, munzam zararın ayrı ve bağımsız dava konusu yapılabileceğini açıkça kabul etmektedir.

Bundan sonra Kurul somut olaya dönmüştür. Burada çok özel bir durum vardır: Kamulaştırma bedeli 1977 yılında doğmuş, bedelin bankaya yatırıldığı bildirilmiş, ancak maliklere ödeme yapılmamıştır. İhtar 1981 yılında tebliğ edilmiştir. 1998 yılında mahkeme kararıyla kamulaştırma bedelinin faiziyle ödenmesine hükmedilmiştir. Buna rağmen dava tarihi olan 2004 itibarıyla bedelin hâlen ödenmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca bilirkişi raporunda dava tarihi itibarıyla asıl kamulaştırma bedelinin artık sembolik düzeyde kaldığı, faiz tutarının da çok düşük olduğu belirtilmiştir. Ziraat Bankası’nın cevabında da bedelin 1979 yılında bankaya yattığı ancak maliklere ödeme yapılmadığı ifade edilmiştir. Bu tablo, paranın olağan bir gecikmeyle değil, çok uzun yıllar boyunca fiilen alacaklıya ulaştırılmadığını göstermektedir.

Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu, bu somut özellikler nedeniyle davacıların zararını ispatladığını kabul etmiştir. Kurula göre, kamulaştırılan taşınmazın bedelinin aradan geçen uzun süreye rağmen tahsil edilememesi ve bu bedelin dava tarihindeki satın alma gücü dikkate alındığında, davacıların zararlarının gerçekleştiği kabul edilmelidir. Başka bir ifadeyle HGK, bu olayda yalnızca soyut enflasyon iddiasına dayanıldığını değil, çok uzun süre ödenmeyen kamulaştırma bedeli nedeniyle alacaklının malvarlığında gerçek bir kayıp oluştuğunu kabul etmiştir. Bu nedenle yerel mahkemenin direnme kararını yerinde bulmuştur.

Ancak Hukuk Genel Kurulu doğrudan “şu kadar munzam zarar vardır” diyerek dosyayı sonuçlandırmamıştır. Çünkü Özel Daire, ilk bozmasında esasen ispat meselesine yoğunlaşmış, zararın miktarı ve diğer temyiz itirazlarını incelememiştir. HGK, direnmenin uygun olduğuna karar verdikten sonra, zararın miktarı ve diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın tekrar 18. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine karar vermiştir. Yani HGK’nın vardığı sonuç, “bu olayda munzam zararın varlığı kabul edilebilir; yerel mahkeme bu yönden direnmekte haklıdır; fakat miktar ve diğer temyiz itirazları Özel Daire tarafından ayrıca incelenmelidir” şeklindedir.

Kararın en önemli sonucu şudur: Hukuk Genel Kurulu, munzam zarar konusunda tamamen katı bir “her hâlükârda somut belge şarttır” yaklaşımı benimsememiştir. Özellikle çok uzun yıllar ödenmeyen bir kamulaştırma bedeli, paranın satın alma gücündeki aşırı düşüş ve alacağın fiilen değersizleşmesi gibi olağanüstü koşullar varsa, alacaklının zararının gerçekleştiği kabul edilebilir. Bu yönüyle karar, munzam zarar davalarında alacaklı lehine kullanılabilecek güçlü bir içtihattır. Çünkü karar, bazı durumlarda ekonomik gerçekliğin ve uzun süreli ödeme gecikmesinin zararın varlığı bakımından göz ardı edilemeyeceğini söylemektedir.

Fakat kararın içinde çok güçlü bir karşı oy da vardır. Karşı oy, Özel Daire’nin yaklaşımını savunmaktadır. Karşı oya göre temerrüt faizini aşan zarar mutlaka somut biçimde ispatlanmalıdır. Yüksek enflasyon, döviz artışı, mevduat faizlerinin yüksekliği gibi genel ekonomik olgular alacaklıyı ispat yükünden kurtarmaz. Her alacaklının parasını zamanında alsaydı dövize, altına, mevduata veya ticari faaliyete yatıracağı varsayılamaz. Aksi kabul edilirse, her para borcunda temerrüt faizi yetersiz görülerek otomatik şekilde munzam zarara hükmedilir. Bu da kanuni faiz sistemini anlamsız hâle getirir. Karşı oy bu nedenle yerel mahkeme kararının bozulması gerektiğini savunmuştur.

Sonuç olarak bu karar, munzam zarar bakımından iki yaklaşım arasındaki gerilimi açıkça gösterir. Birinci yaklaşım, klasik ve daha dar yaklaşımdır: Alacaklı temerrüt faizini aşan zararını somut olaylarla ispatlamalıdır; yalnızca enflasyon, döviz, altın veya mevduat faizi artışı yeterli değildir. İkinci yaklaşım ise somut olayın özelliklerine göre daha esnek bir yaklaşımdır: Çok uzun yıllar ödenmeyen bir para alacağı, özellikle kamulaştırma bedeli gibi mülkiyet hakkıyla doğrudan ilgili bir alacak, enflasyonist ortamda satın alma gücünü ciddi biçimde kaybetmişse, alacaklının zararı fiilen gerçekleşmiştir ve bu zarar maruf ve meşhur ekonomik olgularla birlikte değerlendirilebilir.

Bu kararın ulaştığı nihai hukuki sonuç şudur: Munzam zarar, temerrüt faizinden ayrı ve bağımsız bir zarar kalemidir; asıl alacak ve faiz daha önce dava edilmiş olsa bile ayrıca istenebilir. Kural olarak alacaklı, temerrüt faizini aşan zararını ispat etmelidir. Ancak somut olayın özellikleri, özellikle çok uzun süre ödenmeyen kamulaştırma bedeli ve paranın satın alma gücündeki ciddi kayıp dikkate alındığında, zararın varlığı kabul edilebilir. Bu nedenle HGK, yerel mahkemenin munzam zararın varlığına ilişkin direnmesini doğru bulmuş; fakat zararın miktarı ve diğer temyiz itirazları incelenmek üzere dosyayı Özel Daire’ye göndermiştir.

Yargıtay Daireleri Arasında Ortaya Çıkan Yaklaşım Farkı

Bu gelişmeden sonra Yargıtay’ın hukuk daireleri arasında çelişkiler oluşmuştur. Bu kararlardan bahsetmek gerekirse, munzam zararın ispatı bakımından bazı daireler somut ispat yaklaşımını sürdürmüş; bazı daireler ise Anayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkı eksenli kararlarının etkisiyle soyut ispat yöntemine kapı aralamıştır.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin Somut İspat Yaklaşımı

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 22.01.2026 tarihli, 2025/17014 Esas ve 2026/1019 Karar sayılı kararının özeti şu şekildedir:

Uyuşmazlık, davacı tapu malikleri ile davalı idare arasındaki kamulaştırmasız el atma tazminatının geç ödenmesinden kaynaklanan munzam zararın tazmini istemine ilişkindir. Ekonomik şartlar sebebiyle ortaya çıkan yüksek enflasyon, döviz kurlarındaki dalgalanma, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma gibi olumsuzluklar, bir karine olarak kabul edilip davacıyı, kendi somut durumuna özgü vakıalarla oluştuğu iddia olunan zararı ispat yükümlülüğünden kurtarmayacağı gibi davacıya bu yönde herhangi bir ispat kolaylığı da sağlamaz.

Hâl böyle olunca, Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan aşkın, yani munzam zararın, genel ekonomik olumsuzlukların -ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma- dışında davacının durumuna özgü somut vakıalarla ispatlanması gerekmektedir. Kanıtlanacak olgular; ekonomik şartlar sonucu ortaya çıkan olumsuzluklar gibi genel ve soyut hususlardan ziyade, geç ödeme nedeniyle davacının kendisinin, şahsen ve somut olarak uğradığı zarardır. Ancak mahkemece yapılan yargılama sırasında, davacı tarafından belirtildiği şekilde bir zarar olgusunun ileri sürülüp yasal çerçevede ispatlandığı söylenemeyeceğinden kararın kanun yararına bozulması gerekir.

Bu karar, munzam zarar ispatında genel ekonomik koşulların tek başına yeterli olmadığı, alacaklının şahsi ve somut zararını ispatlaması gerektiği yönündeki klasik yaklaşımı temsil etmektedir.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 12.12.2023 Tarihli Kararı

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 12.12.2023 tarihli, 2023/4853 Esas ve 2023/7301 Karar sayılı karar düzeltme kararı da munzam zarar, bugünkü TBK m.122 anlamıyla aşkın zarar alacağına ilişkindir. Ancak bu karar, önceki HGK kararından farklı olarak alacaklı lehine değil, somut ispat yapılamadığı için davanın reddi yönünde sonuçlanmıştır. Kararın önemi, “paramı çok geç aldım, ülke ekonomisinde enflasyon vardı, bu nedenle munzam zararım doğdu” demenin tek başına yeterli görülmemesi; alacaklının, geç ödeme nedeniyle kendi özel durumunda hangi somut zarara uğradığını ispatlamak zorunda olduğunun vurgulanmasıdır.

Bu nedenle Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin yaklaşımı, munzam zararın ispatında hâlen daha çok somut ispat çizgisinde durmaktadır. Bu çizgiye göre, alacaklı yalnızca alacağını geç tahsil ettiğini, ülkede enflasyon bulunduğunu veya paranın değer kaybettiğini ileri sürmekle yetinemez. Alacaklı, geç ödeme nedeniyle ticari faaliyetinin nasıl sekteye uğradığını, hangi borcu daha yüksek maliyetle ödediğini, hangi yatırım imkânını kaçırdığını veya malvarlığında hangi somut eksilmenin meydana geldiğini usulüne uygun delillerle ortaya koymalıdır.

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 04.03.2019 Tarihli Kararı

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 04.03.2019 tarihli, 2018/1494 Esas ve 2019/932 Karar sayılı kararı munzam zarar tartışmasında farklı bir çizgiye işaret etmektedir.

Kararın konusu, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan bir alacağın geç ödenmesi nedeniyle, alacaklıların temerrüt faiziyle karşılanmayan zararlarını ayrıca talep edip edemeyecekleri meselesidir. Yani kararın merkezinde yine eski BK m.105, yeni TBK m.122 anlamında munzam veya aşkın zarar vardır. Ancak bu karar, önceki birçok klasik Yargıtay kararından ayrılarak, Anayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkı ihlali kararlarının etkisiyle daha alacaklı lehine ve ekonomik gerçekliği dikkate alan bir çizgi benimsemiştir.

Somut olayda davacılar ile davalı yüklenici arasında arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi bulunmaktadır. Davacılar kendi taşınmazlarını bu sözleşme kapsamında davalı yükleniciye tapuda devretmişlerdir. Ancak yüklenici, sözleşme gereği inşaatı süresinde tamamlayıp teslim etmemiştir. Bunun üzerine davacılar daha önce ayrı bir dava açmış ve bu davada ifa yerine tazminat alacağına hükmedilmiştir. Yani davacılar, yüklenicinin edimini yerine getirmemesi nedeniyle parasal bir alacak elde etmişlerdir. Fakat bu alacak da zamanında ödenmemiş, geç tahsil edilmiştir. İşte eldeki dava, daha önce hüküm altına alınan bu tazminat alacağının geç ödenmesi nedeniyle, temerrüt faizini aşan munzam zararın tahsili istemine ilişkindir.

İlk derece mahkemesi davayı reddetmiştir. Mahkemenin gerekçesi, davacıların munzam zararın varlığını yeterince kanıtlayamamış olmalarıdır. Başka bir ifadeyle mahkeme, klasik Yargıtay yaklaşımına uygun olarak, alacaklının sadece “param geç ödendi, enflasyon oldu, zarar ettim” demesini yeterli görmemiş; somut, özel ve şahsi zararın ispatlanması gerektiği düşüncesiyle davanın reddine karar vermiştir. Davacılar bu kararı temyiz etmişlerdir.

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi önce munzam zararın hukuki dayanağını açıklamıştır. Kararda, sözleşmenin kurulduğu ve önceki davaların açıldığı tarihlerde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 105. maddesi ile 01.07.2012’de yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesi birlikte değerlendirilmiştir. Her iki düzenleme de aynı esasa dayanır: Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramışsa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Yargıtay, somut olay bakımından değerlendirmeyi eski BK m.105 üzerinden yapmıştır; çünkü sözleşmenin ve davaların tarihleri eski kanun dönemine denk gelmektedir. Ancak yeni TBK m.122’nin de aynı mantığı sürdürdüğünü belirtmiştir.

Daire, daha sonra munzam zararın niteliğini ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur. Para borcu zamanında ödenmezse borçlu temerrüde düşer ve temerrüt faizi ödemekle yükümlü olur. Temerrüt faizinde alacaklının ayrıca zararını ispatlaması gerekmez; kanun, para borcunun geç ödenmesi hâlinde alacaklının en az temerrüt faizi kadar zarara uğradığını kabul eder. Bu nedenle temerrüt faizi, kusur araştırılmaksızın ve zarar ayrıca ispatlanmaksızın talep edilebilir. Ancak alacaklının gerçek zararı temerrüt faizini aşıyorsa, bu aşan kısım munzam zarardır. Munzam zarar, borç zamanında ifa edilseydi alacaklının malvarlığının ulaşacağı durum ile geç ödeme nedeniyle fiilen oluşan durum arasındaki farktır.

Kararın önemli bir bölümü, munzam zararın asıl alacak ve faizden bağımsız niteliğine ayrılmıştır. Yargıtay’a göre munzam zarar, asıl borçtan ve temerrüt faizinden farklı, temerrüt ile doğmaya başlayan ve ödeme anına kadar zaman içinde artarak devam eden bağımsız bir borçtur. Bu nedenle asıl alacak ve faiz için daha önce dava açılmış veya icra takibi yapılmış olması munzam zarar hakkını sona erdirmez. Hatta önceki davada veya takipte munzam zarar açıkça talep edilmemiş ya da bu hak saklı tutulmamış olsa bile, munzam zarar ayrıca ve bağımsız bir dava ile istenebilir. Karar bu yönüyle alacaklı lehine önemli bir kapı açmaktadır.

Daire ayrıca kusur meselesini de açıklamıştır. Munzam zarar sorumluluğu kusur sorumluluğuna dayanır; fakat burada alacaklı borçlunun kusurlu olduğunu ispatlamak zorunda değildir. Kanun, borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğu yönünde bir karine kabul eder. Alacaklı; asıl alacağın varlığını, bu alacağın geç veya hiç ödenmemesi nedeniyle temerrüt faiziyle karşılanmayan bir zarar doğduğunu ve zarar ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağı bulunduğunu ortaya koymalıdır. Borçlu ise ancak temerrüde düşmekte hiçbir kusuru olmadığını ispatlarsa munzam zarardan kurtulabilir. Bu nedenle ispat yükü ikiye ayrılır: alacaklı zararın varlığını ve illiyet bağını; borçlu ise kusursuzluğunu ispatlamaya çalışır.

Kararın asıl kırılma noktası bundan sonra gelir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, uzun yıllar boyunca kendi uygulamasında munzam zararın ancak alacaklı tarafından somut delillerle ispatlanması hâlinde kabul edildiğini belirtmiştir. Yani eski yaklaşımda, alacaklının enflasyon, döviz kuru, mevduat faizi, devlet tahvili getirisi gibi genel ekonomik göstergelere dayanması yeterli sayılmamaktaydı. Alacaklıdan, parasını zamanında alamadığı için somut olarak neyi kaybettiğini, hangi yatırım veya ticari imkândan mahrum kaldığını, hangi borcu daha yüksek maliyetle ödediğini veya hangi malvarlığı azalmasına uğradığını göstermesi bekleniyordu.

Ancak Daire bu kararında, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru sonucunda verdiği 21.12.2017 tarihli, 2014/2267 başvuru numaralı kararı nedeniyle bu katı uygulamadan vazgeçildiğini açıkça söylemiştir. Anayasa Mahkemesi o kararda, alacağın enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödenmesi hâlinde alacaklıya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiğini; derece mahkemelerinin alacaklıdan ayrıca somut zarar ispatı istemesinin mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengeyi alacaklı aleyhine bozduğunu kabul etmiştir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi de Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararlarının bağlayıcılığını, mülkiyet hakkının korunmasını ve ekonomik koşulları dikkate alarak, artık munzam zararın varlığında daha esnek bir yaklaşım benimsemiştir.

Bu yeni yaklaşıma göre, ülkede yaşanan enflasyon, fiyat artışları, döviz kurlarındaki yükseliş, mevduat faizleri, devlet tahvili getirileri ve diğer yatırım araçlarının getirileri temerrüt faizinden fazlaysa, munzam zararın varlığı karine olarak kabul edilmelidir. Bu çok önemli bir sonuçtur. Çünkü Daire burada artık alacaklıdan her durumda somut ticari zarar, kredi kullanımı, döviz borcu, haciz, cezai şart veya yatırım kaybı gibi özel deliller istememektedir. Ekonomik göstergeler temerrüt faizinin alacaklının gerçek kaybını karşılamadığını gösteriyorsa, zarar karine olarak kabul edilecek; bu karinenin aksini borçlu ispatlamaya çalışacaktır.

Somut olaya dönüldüğünde Yargıtay, davacıların munzam zararlarını somut delillerle yeterince ispatlayamadıklarını kabul etmiştir. Ancak Daire’ye göre bu durum tek başına davanın reddi için yeterli değildir. Çünkü yeni yaklaşım gereği, mahkeme yalnızca “somut delil yok” diyerek davayı reddedemez. Ülkedeki ekonomik olgular, enflasyon, döviz artışı ve diğer yatırım araçlarının getirileri dikkate alınmalı; temerrüt faizinin alacaklının gerçek zararını karşılayıp karşılamadığı araştırılmalıdır. Eğer ekonomik göstergeler temerrüt faizini aşan bir kayıp olduğunu ortaya koyuyorsa, munzam zarar karine olarak kabul edilmelidir. Borçlu bu karinenin aksini ispatlayamazsa alacaklı lehine munzam zarara hükmedilmelidir.

Daire ayrıca davalı tarafın ibra savunmasını da değerlendirmiştir. Davacılar vekillerinin 15.06.2010 tarihli ibranameleri vardır. Ancak Yargıtay’a göre bu ibranameler, önceki davada hükmedilen asıl alacak, icra takibine konu olan alacak, harç, icra masrafları ve vekâlet ücretiyle ilgilidir. Bu belgeler, borçlunun munzam zarar yönünden de ibra edildiğini kabule yeterli değildir. Bu da önemli bir sonuçtur. Çünkü Yargıtay, asıl alacak ve faizlerin tahsil edilmiş veya bunlara ilişkin ibra verilmiş olmasını, munzam zarardan vazgeçme anlamına otomatik olarak yorumlamamıştır. Munzam zarar ayrı bir alacak olduğundan, bundan vazgeçildiği açık ve tereddütsüz biçimde anlaşılmadıkça ibra kapsamında sayılmamalıdır.

Yargıtay, mahkemenin nasıl bir inceleme yapması gerektiğini de ayrıntılı biçimde göstermiştir. Buna göre mahkeme, öncelikle munzam zarar talep edilen alacak yönünden temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar geçen dönemi belirlemelidir. Sonra bu dönem için resmi kurumlardan ekonomik veriler toplanmalıdır. Bu veriler arasında TEFE, TÜFE-ÜFE oranları, banka vadeli mevduat faiz oranları, döviz kurları, devlet tahvili faiz oranları, işçi ücretleri ve diğer yatırım araçlarının getirileri sayılmıştır. Daha sonra konusunda uzman bilirkişi kurulundan denetime elverişli bir rapor alınmalıdır. Bu raporda, davacıların alacağının temerrüt tarihinde bu yatırım araçlarından oluşan bir sepete yatırılmış olması hâlinde tahsil tarihinde ulaşacağı değer hesaplanmalı; bu değer, davacıların tahsil ettiği asıl alacak ve temerrüt faizi toplamıyla karşılaştırılmalıdır. Aradaki fark, temerrüt faiziyle karşılanmayan munzam zarar olarak değerlendirilecektir.

Bu noktada karar, hesap yöntemi bakımından da önemlidir. Yargıtay yalnızca enflasyona bakılmasını istememiştir. Bir “ekonomik sepet” yaklaşımı önermiştir. Bu sepette enflasyon, döviz, mevduat faizi, devlet tahvili, işçi ücretleri ve diğer yatırım araçları dikkate alınacaktır. Amaç, alacaklının parasının zamanında ödenmesi hâlinde ekonomik değerini ne ölçüde koruyabileceğini ve temerrüt faizinin bu değeri karşılayıp karşılamadığını objektif biçimde hesaplamaktır. Bu hesaplama soyut bir kanaatle değil, resmi veriler ve uzman bilirkişi incelemesiyle yapılmalıdır.

Sonuçta Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, mahkemenin davayı eksik inceleme ile reddettiğine karar vermiştir. Mahkeme yalnızca davacıların munzam zararı somut delillerle ispatlayamadığı gerekçesine dayanmış; ancak Anayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkına ilişkin yaklaşımı doğrultusunda ekonomik göstergeler üzerinden munzam zarar karinesini değerlendirmemiştir. Bu nedenle Daire, davacıların temyiz itirazlarını kabul etmiş ve hükmü davacılar yararına bozmuştur.

Bu kararın ulaştığı nihai sonuç şudur: Munzam zarar alacağı, asıl alacak ve temerrüt faizinden bağımsız bir alacaktır; önceki dava veya icra takibinde talep edilmemiş olsa bile ayrıca istenebilir. Alacaklı kural olarak temerrüt faizini aşan zararı ileri sürer; borçlu ise kusursuzluğunu ispatlamadıkça sorumluluktan kurtulamaz. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkı ihlali kararları sonrasında, munzam zararın mutlaka her olayda özel ve somut delillerle ispatlanması gerektiği yönündeki katı yaklaşım terk edilmiştir. Enflasyon, döviz, mevduat faizi, devlet tahvili ve diğer ekonomik göstergelerin temerrüt faizinden daha yüksek getiri sağladığı dönemlerde, temerrüt faizini aşan zararın varlığı karine olarak kabul edilebilir. Mahkeme bu karineyi ve ekonomik verileri araştırmadan davayı reddedemez.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 13.01.2025 Tarihli Kararı

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 13.01.2025 tarihli, 2024/3534 Esas ve 2025/15 Karar sayılı kararı da aşkın zarar veya munzam zarar konusunda son derece önemli bir karardır.

Kararın konusu, bonoya dayalı bir para alacağının vadesinde ödenmemesi, alacağın yıllar sonra icra yoluyla tahsil edilmesi ve bu süreçte alacaklının temerrüt faiziyle karşılanmayan zarara uğrayıp uğramadığıdır. Karar, munzam zarar konusunda son dönem Yargıtay yaklaşımını oldukça açık biçimde ortaya koymaktadır: Yüksek enflasyon dönemlerinde alacaklının zararını her zaman somut ticari belgelerle ispatlamasını istemek doğru değildir; ekonomik gerçeklikler, hayatın olağan akışı ve mülkiyet hakkı dikkate alınarak soyut ispat yöntemi de uygulanabilir.

Somut olayda davacı, davalı kooperatifin üyesidir. Davacıya kooperatif tarafından bir konut tahsis edilmiştir; ancak davalı kooperatifin borcu nedeniyle bu konut satılmıştır. Bunun üzerine davalı kooperatif, davacıya konutun karşılığı olarak 28.08.2007 tanzim tarihli, 29.10.2017 vade tarihli, 135.000 TL bedelli bir senet vermiştir. Senet vadesinde ödenmeyince davacı icra takibi başlatmış; uzun uğraşlar sonunda alacağını 219.264,86 TL olarak tahsil etmiştir. Davacı, ancak bu parayla artık ev alamadığını, ekonomik koşullar nedeniyle paranın değerinin eridiğini ve bu nedenle aşkın zararının oluştuğunu ileri sürerek bu zararın ticari avans faiziyle birlikte tahsilini istemiştir.

Davalı kooperatif ise davanın reddini savunmuştur. Kooperatife göre davacıya tahsis edilen konut üzerinde henüz gerçek anlamda mülkiyet hakkı doğmamıştır; davacı kooperatife karşı ödeme yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmemiştir; kooperatifin borcu nedeniyle satılan daireden dolayı davacının ayrıca aşkın zararı oluşmamıştır. Davalı ayrıca davacının kooperatiften istifa ettiğini, bu nedenle ancak çıkma payı alacağı isteyebileceğini, icra dosyasının tüm ferileriyle kapatıldığını ve artık herhangi bir munzam zarar talebinde bulunulamayacağını savunmuştur.

İlk derece mahkemesi davayı reddetmiştir. Mahkemeye göre davacı, genel olarak enflasyon nedeniyle yoksun kaldığı kârı talep etmektedir; “kooperatiften alacağı parayla ev alma hayali kurduğu, parayı geç tahsil ettiği için bugün bu parayla ancak bir iki yıllık kira ödeyebileceği” yönündeki açıklamaları, somut zarar ispatı için yeterli değildir. Mahkeme, davacının geç ödeme nedeniyle şahsen ve somut olarak nasıl bir zarara uğradığını iddia ve ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir.

Davacı bu karara karşı istinafa gitmiştir. Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi ise ilk derece mahkemesinin kararını uygun bulmuş ve davacının istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. Bunun üzerine davacı vekili temyize başvurmuş, dosya Yargıtay 6. Hukuk Dairesi önüne gelmiştir.

Yargıtay uyuşmazlığı açıkça bonodan kaynaklanan alacağın vadesinde ödenmemesi ve borçlunun temerrüdü nedeniyle uğranılan aşkın zarar, yani munzam zarar alacağının tahsili istemi olarak nitelendirmiştir. Daire, incelemeye önce ilgili mevzuatı açıklayarak başlamıştır. Eski Borçlar Kanunu m.105 ile yeni Türk Borçlar Kanunu m.122 aynı mantığa dayanır: Alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğramışsa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe bu zararı gidermekle yükümlüdür. Ayrıca TBK m.117’de borçlunun temerrüdünün şartları, 3095 sayılı Kanun’da temerrüt faizi, TBK m.50-51’de zararın ve tazminatın belirlenmesi, HMK m.187’de ise herkesçe bilinen vakıaların ispat konusu olmayacağı düzenlenmiştir.

Kararın teorik kısmında Yargıtay, temerrüt faizinin niteliğini ayrıntılı açıklar. Para borcu zamanında ödenmezse temerrüt faizi kendiliğinden işlemeye başlar. Alacaklı, temerrüt faizi isteyebilmek için zararını, zarar miktarını veya borçlunun kusurunu ispatlamak zorunda değildir. Borçlu da “kusurum yoktu” diyerek temerrüt faizinden kurtulamaz. Çünkü para borcunun zamanında ödenmemesi hâlinde, kanun alacaklının en az temerrüt faizi kadar zarara uğradığını varsayar. Bu yönüyle temerrüt faizi, alacaklı lehine kanuni ve asgari bir koruma sağlar.

Buna karşılık aşkın zarar, temerrüt faizinden farklıdır. Aşkın zarar, borçlu para borcunu zamanında ödeseydi alacaklının malvarlığının ulaşacağı durum ile geç ödeme nedeniyle fiilen oluşan durum arasındaki farktır. Başka bir ifadeyle bu zarar, temerrüt faizinin karşılamadığı ek zarardır. Bu nedenle TBK m.122 kapsamında talep edilir. Yargıtay, bu zararın maddi zarar niteliğinde olduğunu ve olumlu zarar kapsamında değerlendirildiğini belirtmektedir.

Yargıtay daha sonra munzam zararın şartlarını tek tek sayar. Birinci şart, ortada bir para borcu bulunmasıdır. Munzam zarar her borç türünde değil, para borçlarında gündeme gelir. Para borcunun kaynağı ise önemli değildir; sözleşmeden, haksız fiilden, sebepsiz zenginleşmeden, vekâletsiz iş görmeden veya başka bir hukuki ilişkiden doğabilir. İkinci şart, borçlunun temerrüde düşmesidir. TBK m.117’ye göre muaccel borçta kural olarak ihtar gerekir; fakat ifa günü taraflarca belirlenmişse bu günün geçmesiyle borçlu temerrüde düşer. Somut olayda senedin vade tarihi bulunduğundan, vade tarihi temerrüt bakımından belirleyici hâle gelmiştir.

Üçüncü şart, temerrüt faizini aşan bir zararın bulunmasıdır. Yargıtay burada zararın farklı şekillerde ortaya çıkabileceğini anlatır. Alacaklı parasını zamanında alamadığı için üçüncü kişiye olan borcunu ödeyememiş ve daha yüksek temerrüt faizi ödemek zorunda kalmış olabilir. Vadesi gelen borçlarını karşılamak için kredi kullanmış olabilir. Döviz borcunu zamanında ödeyemediği için kur farkına maruz kalmış olabilir. Vergi veya SGK borçlarını ödeyemediği için gecikme zammı ödemiş olabilir. Bunlar somut ispat yönteminin örnekleridir.

Dördüncü şart, zarar ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının bulunmasıdır. Yani alacaklının uğradığını söylediği zarar, borçlunun borcu geç ödemesinin olağan, uygun ve objektif sonucu olmalıdır. Eğer zarar ile geç ödeme arasında bağ yoksa borçlu aşkın zarardan sorumlu tutulamaz. Alacaklı, bu illiyet bağını gösteren vakıaları ve delilleri mahkemeye sunmalıdır. Beşinci şart ise kusurdur. Fakat burada alacaklı borçlunun kusurunu ispatlamaz; TBK m.122 alacaklı lehine kusur karinesi getirir. Borçlu, ancak temerrüde düşmekte hiçbir kusuru bulunmadığını ispatlarsa aşkın zarardan kurtulabilir.

Kararın en önemli kısmı, munzam zararın ispatı başlığıdır. Yargıtay burada iki yöntemi ayırır: somut yöntem ve soyut yöntem. Somut yöntemde alacaklı, geç ödeme nedeniyle gerçekten katlandığı zararı belgeyle ortaya koyar. Örneğin kredi kullanmışsa kredi sözleşmesi ve faiz ödemeleri, üçüncü kişilere karşı temerrüde düşmüşse ödediği temerrüt faizi, döviz borcu varsa kur farkı, vergi veya SGK gecikmesi varsa gecikme zammı gibi kalemleri ispatlar. Bu yöntem klasik ispat yöntemidir.

Soyut yöntemde ise Yargıtay, hayatın olağan akışı ve herkesçe bilinen ekonomik gerçeklerden hareket eder. Karara göre yüksek enflasyon dönemlerinde makul bir kişinin parasını atıl şekilde tutmayacağı, en azından vadeli mevduat, altın, devlet tahvili veya döviz gibi yatırım araçlarıyla paranın değerini korumaya çalışacağı kabul edilmelidir. Bu, hayat tecrübesine uygun bir fiilî karinedir. HMK m.187 anlamında herkesçe bilinen vakıaların ayrıca ispatlanmasına gerek yoktur. Bu nedenle yüksek enflasyon dönemlerinde alacaklının zararı, yalnızca özel kredi veya ticari zarar belgeleriyle değil, ekonomik göstergeler ve hayatın olağan akışıyla da ispatlanabilir.

Yargıtay burada yüksek enflasyon dönemi ile normal enflasyon dönemini birbirinden ayırmaktadır. Yüksek ve sürekli enflasyonun bulunduğu ekonomilerde, para borcunun uzun süre ödenmemesi hâlinde alacaklı her zaman zarara uğrar; çünkü paranın satın alma gücü düşer. Ancak normal enflasyon dönemlerinde, yalnızca paranın bir miktar değer kaybetmesi kendiliğinden zarar varlığını göstermez; bu durumda alacaklının somut olaylarla zararını ispatlaması gerekir. Bu ayrım kararın uygulamadaki en önemli yönlerinden biridir.

Daire ayrıca Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını da değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 21.12.2017 tarihli, 2014/2267 başvuru numaralı kararında, alacağın enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle başvurucuya şahsi ve olağan dışı külfet yüklendiği; derece mahkemelerinin ayrıca somut zarar ispatı istemesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiği kabul edilmiştir. Yargıtay, bu nedenle eski katı uygulamadan vazgeçildiğini; gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ve kamu yararı arasındaki adil denge ile AYM kararlarının bağlayıcılığı dikkate alınarak, enflasyon, döviz, mevduat faizi, devlet tahvili ve diğer yatırım araçlarının getirileri temerrüt faizinden fazlaysa munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Kararda AYM’nin 2017/24810 başvuru numaralı 27.11.2019 tarihli kararına ve AİHM’in Suna Denizci/Türkiye kararına da aynı yönde temas edilmiştir.

Bu noktadan sonra Yargıtay somut olaya dönmüştür. Davacının alacağı senede dayanmaktadır. Senedin vade tarihi 29.12.2017 olarak kabul edilmiştir. Senet vadesinde ödenmemiş, davacı 08.02.2018 tarihinde icra takibine başlamış ve alacağını ancak 24.07.2023 tarihinde tahsil etmiştir. Yani borç yaklaşık beş buçuk yıl boyunca ödenmemiştir. Bu dönem Türkiye’de yüksek enflasyonun, döviz artışının, altın fiyatlarındaki yükselişin, mevduat ve tahvil getirilerinin ciddi biçimde değiştiği bir dönemdir. Yargıtay, bu ekonomik göstergeler ve yasal faiz oranları dikkate alındığında davacının parasının değerini korumak için döviz, altın, vadeli mevduat veya devlet tahvili gibi araçlara yönelmesinin hayatın olağan akışına uygun olduğunu kabul etmiştir. Bu nedenle davacının temerrüt faizini aşan aşkın zararının oluştuğu kabul edilmelidir demiştir.

Yargıtay’a göre mahkemenin yapması gereken, davacının “somut olarak zararını ispatlayamadığı” gerekçesiyle davayı reddetmek değildir. Mahkeme, konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan rapor almalıdır. Bu raporda ekonomik sepet yöntemi kullanılmalıdır. Sepete her yıl itibarıyla TEFE-TÜFE oranları, bankaların üç aylık ortalama vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahvili faizleri, Amerikan Doları ve Euro değişim oranları, asgari ücret artışı ve altın fiyatlarındaki artış dâhil edilmelidir. Bu verilerin ortalaması dikkate alınarak davacının parasının temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar ulaşabileceği değer hesaplanmalıdır. Daha sonra davacının tahsil ettiği asıl alacak ve temerrüt faizi toplamı bu değerle karşılaştırılmalı; varsa aradaki farktan tahsil edilen temerrüt faizi düşülerek gerçek munzam zarar miktarı bulunmalıdır.

Yargıtay ayrıca zamanaşımı konusunda da net bir ilke koymuştur. Munzam zarar davası, BK m.125 ve TBK m.146 gereğince 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Zamanaşımının başlangıcı ise alacaklının asıl alacağını tamamen tahsil ettiği tarihtir. Bu karar bakımından davacı alacağını 24.07.2023 tarihinde tahsil ettiği için, munzam zarar davası yönünden zamanaşımı bu tarihten itibaren değerlendirilecektir. Bu da uygulamada önemlidir; çünkü munzam zarar, asıl alacakla birlikte doğan ama tahsil tarihinden sonra net biçimde hesaplanabilir hâle gelen bağımsız bir talep olarak görülmektedir.

Sonuçta Yargıtay, ilk derece mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi’nin yaklaşımını hukuka aykırı bulmuştur. İlk derece mahkemesi, davacının somut zararını ispatlayamadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş; Bölge Adliye Mahkemesi de bu kararı esastan reddederek onamıştır. Ancak Yargıtay’a göre yüksek enflasyon döneminde bu katı ispat yaklaşımı doğru değildir. Mahkeme, ekonomik sepet yöntemiyle davacının temerrüt faizini aşan zarara uğrayıp uğramadığını araştırmalıydı. Bu araştırma yapılmadan davanın reddi eksik inceleme ve hatalı hukuki değerlendirmedir. Bu nedenle Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi kararını kaldırmış ve İlk Derece Mahkemesi kararını bozmuştur. Karar oy birliğiyle ve kesin olarak verilmiştir.

Bu kararın ulaştığı nihai sonuç şudur: Yüksek enflasyon dönemlerinde para borcunun uzun süre ödenmemesi hâlinde, alacaklının temerrüt faizini aşan aşkın zarara uğradığı karine olarak kabul edilebilir. Alacaklıdan her durumda kredi kullandığını, döviz borcu ödediğini, ticari fırsat kaçırdığını veya özel bir zarar belgesi sunduğunu ispatlaması beklenmez. Ekonomik göstergeler, hayatın olağan akışı ve herkesçe bilinen vakıalar dikkate alınarak soyut ispat yöntemi uygulanabilir. Mahkeme, temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar geçen dönemde enflasyon, döviz, altın, mevduat faizi, devlet tahvili ve asgari ücret artışı gibi verilerden oluşan ekonomik sepet hesabı yaptırmalı; davacının tahsil ettiği asıl alacak ve temerrüt faizi toplamını bu hesapla karşılaştırmalı; temerrüt faizini aşan bir fark varsa munzam zarar olarak hüküm altına almalıdır.

Sonuç: Munzam Zararda Temerrüt Faizi Her Zaman Gerçek Zararı Karşılamaz

Sonuç olarak, munzam zarar konusunda Yargıtay daireleri arasında belirgin bir yaklaşım farkı vardır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ve Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, munzam zararın ispatında hâlen daha çok somut ispat çizgisinde durmaktadır. Bu yaklaşıma göre alacaklı, genel ekonomik olumsuzluklara değil, kendi özel durumunda meydana gelen somut zarara dayanmalı ve bunu delilleriyle ispatlamalıdır.

Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, Yargıtay 15. Hukuk Dairesi ve son olarak Yargıtay 6. Hukuk Dairesi; yüksek enflasyon, döviz artışı, mevduat faizi, altın ve benzeri ekonomik göstergeler karşısında soyut ispat yöntemine kapı aralamaktadır. Bu yaklaşıma göre, yüksek enflasyonist dönemlerde paranın uzun süre ödenmemesi, alacaklının malvarlığında temerrüt faizini aşan bir kayıp doğurduğu yönünde güçlü bir karine oluşturabilir.

Hatta Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.06.2012 tarihli, 2011/18-730 Esas ve 2012/373 Karar sayılı kararında da olay özelinde soyut ispata güçlü bir işaret verilmiştir. Hukuk Genel Kurulu, çok uzun yıllar ödenmeyen kamulaştırma bedeli bakımından, alacağın satın alma gücündeki ciddi kaybını göz ardı etmemiş ve somut olayın özellikleri nedeniyle zararın varlığının kabul edilebileceğini belirtmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Suna Denizci/Türkiye kararında da para alacağının geç ödenmesi nedeniyle doğan munzam zararın talep edilebilir olduğu vurgulanmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararlarında da alacağın enflasyon karşısında ciddi biçimde değer kaybına uğratılarak ödenmesi hâlinde, alacaklıya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklenebileceği ve bunun mülkiyet hakkı ihlali oluşturabileceği kabul edilmiştir.

Özetle mesele şudur: Temerrüt faizi her zaman gerçek zararı karşılamaz. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde alacaklıdan her defasında “somut zarar belgesi” beklemek, alacaklının mülkiyet hakkını zedeleyen aşırı katı bir yorum hâline gelebilir. Bu nedenle munzam zarar davalarında mahkemelerin, yalnızca soyut biçimde “somut zarar ispatlanmadı” gerekçesiyle davayı reddetmek yerine, temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar geçen dönemdeki ekonomik verileri dikkate alması; enflasyon, döviz, altın, mevduat faizi, devlet tahvili ve asgari ücret artışı gibi göstergelerden oluşan bir ekonomik sepet hesabı yaptırması daha hakkaniyetli ve mülkiyet hakkına daha uygun bir yaklaşım olacaktır.

Munzam zarar davasında zamanaşımı da ayrıca önemlidir. Munzam zarar davası, 818 sayılı BK m.125 ve Türk Borçlar Kanunu m.146 uyarınca 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Bu süre, temerrüt tarihinden değil, alacaklının alacağını tamamen tahsil ettiği tarihten başlar. Çünkü munzam zarar, asıl alacak ve temerrüt faizinden bağımsızdır; gerçek zarar ancak tahsil tarihi itibarıyla belirlenebilir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 13.01.2025 tarihli, 2024/3534 Esas ve 2025/15 Karar sayılı kararı da bu hususu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu nedenle munzam zarar davalarında artık temel soru şudur: Alacaklıdan her durumda somut zarar belgesi mi istenecektir, yoksa yüksek enflasyon, paranın alım gücündeki düşüş, döviz ve altın artışı, mevduat ve devlet tahvili getirileri gibi ekonomik gerçekler karşısında temerrüt faizinin gerçek zararı karşılamadığı kabul edilerek soyut ispat yöntemine de imkân tanınacak mıdır?

Kanaatimizce yüksek enflasyon dönemlerinde ikinci yaklaşım, hem TBK m.122’nin amacına hem mülkiyet hakkının korunmasına hem de ekonomik gerçekliğe daha uygundur. Çünkü para borcunu uzun süre ödemeyen borçlunun düşük temerrüt faizinden yararlanması, buna karşılık alacaklının yıllar sonra ekonomik değeri ciddi şekilde erimiş bir paraya razı edilmesi adil değildir. Munzam zarar kurumu tam da bu adaletsizliği gidermek için vardır.